Adamın biri gidip, son zamanlarda gözlerinin dışarı fırladığını ve kulaklarının da devamlı uğuldadığını söyleyerek doktordan yardım istemiş.Doktor adamı muayene ettikten sonra ciddi bir eda ile başını sallayıp, bademciklerinin alınması gerektiğini söylemiş.Adam gidip bademciklerini aldırmış; fakat bunun bir faydası olmayınca başka bie doktora gitmiş.Bu doktor ise adama bütün dişlerini çektirmesi gerektiğini söylemiş.Adam bütün dişlerini çektirmiş ama, ne gözlerinin patlaklığı geçmiş, ne de kulaklarının uğultusu dinmiş.Bunun üzerine adam üçüncü bir doktora gitmeye kara vermiş.Bu doktor altı aylık ömrünün kaldığını söyleyince adam çok üzülmüş.'Madem ki yakında öleceğim, bari o vakte kadar krallar gibi yaşayayım' demiş.Gıcır gıcır son model bir otomobil almış, üniformalı bir şoför tutmuş, şehrin en güzel en iyi otelindeki bir daireye yerleşmiş, en lüks terziye yirmi takım elbise diktirmiş.Hatta gömleklerini bile bir gömlekçiye sipariş etmiş. Gömlekçi; 'Kol 16, yaka 34' diye ölçülerini alırken adam;'yaka 33' diye düzeltmiş.Gömlekçi tekrar ölçüp '34'diye ısrar edince adam:'Ama ben hep 33 yaka giyerim'demiş.Bunun üzerine gömlekçi omuz silkip:'Siz bilirsiniz, ama ben sizi uyarıyorum 33 yaka giymekte ısrar ederseniz, gözleriniz patlar, kulaklarınız da uğuldar'demiş.
Oğlunun, kendisine birkaç saat evvel satın almış olduğu şapkasıyla birlikte, trenin penceresinden başını dışarı çıkarıp sarktığını gören baba, birkaç kez oğlunu ikaz etmiş içeri girmesi için. Fakat küçük afacan babasının uyarılarını duymazlıktan gelip rüzgarla arasındaki oyuna devam etmiş; baba ne kadar "Oğlum yapma, içeri gir, şapkanı düşüreceksin" dediyse de küçük afacanı iknâ etmesi mümkün olmamış.
En nihayet sabrı tükenen baba, çocuğun farkedemeyeceği bir şekilde başından şapkayı kapıp "Bak gördün mü?" demiş; "Ben seni uyarmıştım, işte sonunda şapkanı düşürdün!"
Şapkasını kaybettiğini sanan çocuk tabii bu duruma çok üzülmüş ve gözünde iki damla yaşla tam da mahzun mahzun yerine oturacakken, babası, elinde tuttuğu şapkayı ona gösterip "Al şu şapkanı bakalım. Fakat bir daha da sakın trenin penceresinden başını çıkarıp sarkma, olur mu?" diye oğluna tenbihte bulunmuş. Çocuk babasının elinden sevinçle şapkasını alıp bir süre uslu uslu oturmuş.
VE çok geçmeden tekrar pencereye koşmuş; heyecanla şapkasını dışarı fırlattıktan sonra babasına yalvaran gözlerle bakıp şöyle demiş:
— Babacığım! N'olur, demin yaptığının aynısını bir daha yapsana!
... Gelmeyen bir davetli için "Ağır bir kimsedir!" dedi. Dedi ve kalktı sofradan. - Neden terk ettin ziyareti ey İbrahim Edhem! - Bir konuk yüzünden! - Adı ne o konuğun? - Gıybet! - Pek tanıdık bir isim değil. - Uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak... - Böyle mi tanımlıyor sözlükler? - Kelime anlamı bu. - Başka anlamı da mı var? - Çekiştirme, yerme, kötüleme. Hoşlanmayacağı şekilde anma insanı. - Ya gerçekse söylenenler! Ya ağıra satıyorsa davetli kendini? - Ahh, duymadınız mı Hz. Peygamber'den! Gerçekse GIYBETTİR, gerçek değilse İFTİRA! / . İbrahim Edhem üç gün yemek yemedi o sofradan ayrıldıktan sonra... Kulaklarında Hz. Peygamberin sesi: "Etini yediniz kardeşinizin!" ...
Peki buna delilin nedir? O senin uğrunda çılgına dönüp de adı Mecnun'a çıkmışken nasıl onun aşkından daha ziyade bir aşka sahip olduğunu iddia edersin.
Leyla'nın cevabı çok samimi olmuş: O bana olan aşkını gitti ona buna anlattı, adımı dile düşürdü; bense onun sevgisini işte şuramda, ta yüreğimin içinde saklayıp durdum da kimseciklerle paylaşmadım. Şimdi ben onu daha çok sevmiş değil miyim sizce?!..
Leyla'nın ona buna anlattığı dediklerine bir bakın siz; dağlarda kurtlar, ceylanlar, güvercinler, aslanlar... Yani hepsi dilsiz, hepsi konuşma yeteneğinden yoksun. Leyla buna rağmen diyor ki "aşkımı başkalarıyla paylaştı, bense hiç kimseciklere söylemedim, hep sakladım." İşte bu yüzden aşk bir sırdır. Belki de bu yüzden eskiler sevgilinin adını dillendirmeyi ayıp saymışlardır. Sevgilinin kim olduğu, nerede olduğu kimseciklere söylenmez. Hele sevgili ile arada olup bitenler yani aşk u alaka bahsi bir mahremiyettir. Seven ile sevilenden başkasını ilgilendirmez. Hele bugünün gençlerinin yaptığı gibi iki sevgili arasında geçenlerin üçüncü kişilere ballandıra ballandıra anlatılması ne büyük densiz
Yolunu yitirmiş Mecnun, çöllerde Leyla diye diye dolanıp dururken biri ona,
- A deli, Leyla öldü, deyiverdi.
- Çok şükür Allah'a, diye şükretti Mecnun.
Kara haberi veren adam şaşırdı:
- A dini imanı darmadağın olmuş zavallı! Hem onun için yanıyorsun, hem de böyle diyorsun, ayıp sana!
Mecnun'un cevabı pek hazindi:
- O ay yüzlüden, her an iyiliğini isteyip dururken ben bir şey elde edemedim, kötülüğünü isteyen de bir şey elde edemesin bari. Çünkü bir gün aya sordular "En çok neyi seversin?" diye. "Güneşin tutulup ebediyen perde arkasında kalmasını severim." cevabını verdi ay ve sonra ilave etti: "Değil mi ki onu kendi gözümden bile kıskanıyorum!"
...
''Ey sevgili! Halimi anlatmak için seni yalnız bulamıyorum. Seni yalnız bulunca da hiç kendimi bulamıyorum.''
Efendimiz (s.a.s.) bir mecliste otururlarken, oraya İslâmiyetin baş düşmanlarından Ebu Cehil geldi. Hiçbir şey konuşmadan Peygamberimizin yüzüne epeyce dikkatlice baktıktan sonra: — Ya Muhammed!, Sen ne kadar çirkin suratlı, acayip görünüşlü bir insansın, dedi. (hasa) Peygamberimiz hiç kızmadı, hiddetlenmedi. Ona: — Doğru söylüyorsun ya Ebu Cehil, buyurdular. Orada bulunanlar, bundan pek bir şey anlamamışlardı. Biraz sonra, aynı yere Hazreti Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) geldiler. Oda bir müddet Sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübarek veçhi şerifine baktıktan sonra: — Ya Resulallah! Anam, babam, nefsim ve bütün varlığım sana feda olsun. Sen ne kadar güzel yüzlü, güzel görünüşlü, tatlı sözlüsün. Ben, senden daha güzel bir insan görmedim, dedi. Hazreti Peygamber Efendimiz ona da: — Doğru söyledin Ya Ebu Bekir!, buyurdular. Her iki zıt söze de, aynı şekilde mukabele ederek tasdik eden Peygamberimizin yanındakiler: — Ya Resûlallah! Biri çirkinsin dedi. Onu tasdik ettiniz, diğer birisi ise güzelsiniz, dedi onu da tasdik ettiniz. Bu nasıl oluyor bize anlatır mısınız? dediler. Hazreti Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: — Ben aynayım. Kim bana bakarsa kendi suretini görür. Ebu Cehil, kendi çirkinliğini gördü çirkinsiniz dedi. Ebu Bekir ise; kendi yüzündeki Nur-u ilâhiyi seyretti, güzel dedi, buyurdular. ...